| Mustafa AYVALI - Sonun Başlangıcı |
|
|
|
| Mustafa AYVALI tarafından yazıldı. |
| Pazar, 14 Eylül 2008 17:30 |
|
Dondurucu bir aralık akşamında dışarıda esen uğultulu rüzgâr, çamların iğneli yaprakları arasında gezinirken tiz bir şarkıda nakarat tutuyor ve gövdelerini geminin seren direği gibi gıcırdatıyordu. Fırtınaya kapılarak koparcasına gelen yağmur yüklü bulutlar şehrin üzerinde kümelendiğinde doğum sancısının işareti olan şimşeğin göz kamaştırıcı ışığı ile birlikte ürperten ve sindiren bir gürleme sesi sonrasında akşamın alacakaranlığına derin bir sessizlik hâkim oluyordu. Keskin iyot kokusunun hâkim olduğu hastanenin üç kişilik odasında; Pencereye uzak, kapıya daha yakın yatağından gökyüzünü son kez görmek istercesine başını kaldırmaya çalıştı. Amansız hastalığın pençesi öylesine güçlüydü ki; Nefes alışlar tıpkı kurdun boğazladığı koyunun çaresizce son çırpınışlarındaki gibi hırıltılı ve boğuktu. Oğul Mete’ye yakarırcasına bakmıştı yılların aşındırdığı yollar gibi kıvrımlı, çocuklukta geçirdiği suçiçeğinin izlerini taşıyan, buğday tenli yüzdeki bir çift göz. Söz geçiremediği su ile dolu balon misali ayaklarını, oğlun yardımıyla tekerlekli sandalyenin basamaklarına koyarak, ölümün yüzü gibi soğuk hastane koridorlarında gezintiye çıktı. Balkon kapısının önüne geldiğinde ise akşamın kızıl büyüsü sona ermiş, alaca karanlığın gökyüzünü sardığı saatlerde yükünü hafifleterek göç yoluna düşen bulutlar arasından sıyrılan yıldızlar nokta gibi cılız ışıklarıyla evrene merhaba demişti. Sokak lambasının sigara dumanı gibi ışıklarında, küçük su birikintisine ağaç yapraklarından düşen yağmur damlalarının oluşturduğu gittikçe büyüyen halkalara takılmıştı gözler.Ne çabuk geçti zaman diye bir ifade takınan ayva rengine bürünmüş, yüzün yanaklarından süzülen bir damla tuzlu yaş, kurak topraklar gibi çatlamış, alev alev yanan kıvrımlı dudakların kanallarından süzülerek suskun diline ulaşmıştı. Sisin ortasında yol alan bir katar gibi peş peşe akıp giden günlerde zırhı incelmiş ikinci bir cephede savaş vermeye başlamıştı. Şu kısacık ömre kim bilir neler sığdırmıştı, ne acılar çekmişti ki nasırlı elinin işaret parmağıyla balkon kapısının penceresinin buharlı camına anlamsızca bir resim çizmişti. Belki de çizilen ölümün resmiydi ya da mavi aydınlığı son kez arayıştı. Hemşirenin ilaç saatinin geldiğini ikaz eden sesiyle, gitmelerinin gerektiğini söyleyen Oğul’a dönüp bakmamıştı bile. Yavaş yavaş yüzünü gösteren dolunayın ışıklarının gri bir renge boyadığı dağların arkasını görmek isteyen bir duygu olmalıydı ki elleri ile sıkıca kavramıştı tekerlekli sandalyenin fren kolunu. Ceviz içine dönüşmüş ensesi üzerindeki başını eğerek çaresizce kefen renkli yatağına geri dönmüştü. Yanı başıma otur, beni yalnız bırakma der gibi mahzun ve ürkek bakan gözler arada oğlun bakışlarıyla buluşuyor, korku bulutları bir anlığına da olsa dağılarak yüreğine sükûn bir hava hâkim oluyordu. Arada iki elin parmaklarını kenetleyerek başparmaklarıyla daireler çiziyor ve nefes alışlar sıklaşıyordu. Belki de Azrail’in neşter gibi keskin tırpanı boğazına dayanmıştı da oğul bunu göremiyordu. Zor alınan kesik nefesler arasından emanet alınacaksa evimde olmalıyım diyen kısık bir ses yükselmişti. Doğrular bilinse de ataya saygı ve çaresizlik galip gelmişti. Azrail’in çizdiği ve daha önce hiç yürümediği patika bir yola doğru sürüklenerek yürümüştü yılların yükü ile yorgun düşmüş ayaklar. Oyunun perdesinin son kez kapanacağı ve sonun başlangıcının tecelli edeceği, bahçesinde gül ve sümbüllerle dolu olan ahşap evin, çam kokulu odasında derin bir nefes almıştı. Bir umut muydu yılların anılarıyla dolu istirahatgahı? Belki de düşlerle dolu, acı tatlı anların yaşandığı, hayallerin kurgulandığı yuva umudun da bittiği son nokta olmalıydı. Ölüm meleği alevli kılıcıyla soğuk bir aralık akşamında inmişti. Nefesler sayılımıydı ki? Susuzluktan damarları kalınlaşmış asma yaprağı gibi solgun bir el, lale desenli kalın yorganı aralayarak uzandı. Güçlükle yastıktan kalkmaya çalışan başta, zeytin misali bir çift göz son kez yakarır gibi bakmıştı, meftun dünyada yalnız bıraktığı onduramadım dediği Oğul’a. Sol elin kollarına, alınan nefessiz bir baş ve gözkapakları sonsuza değin kapanan buğday tenli koca bir çınar devrilmişti. Teknoloji çaresiz, sevgi yetersiz, yakarış sondu. Öpücüklerle solan bir yüz ve kollarda kalan buz gibi bir beden. Feryat figanlar göğe ulaşsa da, göz kapaklar pelit kozalağı gibi şişse de, kan çanağına dönen gözlerden dökülen damlalar sel olup aksa da her şeyin tek sahibi Yüce Yaratan emanetini almıştı. Çünkü O daha çok seviyordu. Evrende bir dünya Yaratana kavuşmuş, bir dünya kalmıştı ki oğlun elinde o da kendi âleminde göçen dünyadan bi haber.
|
| Son Güncelleme: Cuma, 24 Ekim 2008 17:12 |


